Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mayıs 2014 Salı

 
 Akıl yüce yaradanın insanlara bahşetmiş olduğu en önemli ve en güzel duyulardan biridir.Her insanın aklı vardır.Önemli olan aklı kullanabilmek ve geliştirebilmektir.
    
    Bazen bazı duygularımız , isteklerimiz aklımızı kullanmamıza engel olur.Bunların başını nefisimiz ve isteklerimiz çeker.İnsan ne kadar kendini ve isteklerini kontrol edebiliyor ise o kadar aklını kullanabilir.Unutmayın aklınız çoğu zaman isteklerinizle ters düşer.Ama akıl yolunda gitmek sizi çoğu zaman başarıya ulaştıracaktır.Bu nedenle isteklerinizi bir yana koyup , aklınızı kullanmanız ve ona göre hareket etmeniz çok önemlidir.Aksi halde yanlışlara düşe bilir ve sonra çok pişman olabilirsiniz.

   Unutmayın istekler bitmez.İnsanoğlu hiçbir şey ile sınırlanmaz.Hep daha fazlasındadır gözü fakat isteklerinizi aklınız ile kontrol altına alır iseniz isteklerinizle hareket edip kayıp etmeye mahkum olmazsınız.

Not: Alıntı değil sitemize aiitir.



Bismillahirrahmanirrahim / بِسْــــــــــــــــــمِاﷲِالرَّحْمَنِاارَّحِيم .

Çocuktum ben ne biliyim, hani toprakta çamurda bulurdum mutluluğu hep yarını beklerdim oyun oynamak için yolda gezen ablaları , abileri görürdüm bilmezdim ne olduğunu aşk derlerdi ne biliyim ben aşkın ne olduğunu o gün hangi oyunu oynasam diye düşünürdüm çocukluk aklı ya dışarı çıplak ayakla çıkardım ayağıma bir taş batardı bir cam parçası batardı acıyı o sanırdım ben ne bileyim aşkı çocukluk aklı ya bir gün biri geldi küçüğüm ya oturdum yanına yaktı bir sigara başladı anlatmaya aşık oldum ben dedi ama kavuşamıyoruz bir türlü falan dedi tuhafıma gitti aşk ne ki ben ne bilirim sevgiyi aşkı aptallık ya sordum aşk ne ki dedim dedi ki aşk tövbe gibi insana seversin seversin sonra öyle şeyler olur ki tövbe edersin sevgiye çocuk aklı ya sordum bir kez daha sonunda acı olan bir şeyin peşinden niye gidiyosun ki dedi ki bana acıyı bastıran o kadar güzel şeyler yaşıyosun ki kolunu sıkar ya biri hafif bi acı verir onun gibi bişey o acı dedi Allah Allah dedim iyi bişey o zaman galiba dedim yinede hayır dedi bi gün sakın aşık olma dedi neyse oldu bitti kalktım gittim yanından . Bitane abim vardı çok severdim onu her zaman benimle oynardı küçükken ya abi dedim ben bir gün biriyle oturdum anlattı da anlattı aşk böyle böyle dedi hayır dedi saçmalamış o dedi aşk çok güzel bişey dedi hay dedim böyle işe ya bu yaşta kararsız kaldım aşık mı olsam olmasam mı? diye bazen düşünüyorum aşk ne lan?O ne saçma bir şey bazıları mutlu bazıları değil aman diyorum sonra tabi banane çocukluk aklı ya yarın hangi oyunu oynasam diye düşünüyorum Tabi yavaş yavaş büyümeye başladım ama aklımda hala kararsızlık var bir kıza aşık olup acısını yaşar mıyım mutlu olur muyum?Neyse bende şöyle bir şey vardı ileride yaşıyacaklarımı hayal ederdim bazen o kadar güzel şeyler gelirdi ki aklıma mutlu olurdum neyse benim bir arkadaşım vardı , kardeş gibiydik birbirimize çok bağlıydık herşeyi beraber yapardık ne olursa olsun birbirimizi bırakmazdık akşam saatleri gezerken hep birbirimize derdik bişey olursa sen hemen uzaklaşıcaksın bizim kardeşliğimizin yanında neyse bir gün oturuyoruz muhabbet sohbet önümüzden bir kız geçti çok güzeldi tutulduk ikimizde resmen olum ne güzel kız lan felen diyodu arkadaşlar arasında olur ya bi söz yengen hakkında düzgün konuş lan diye şakalaşmışdık aramızda neyse hafta sonu oldu biz her hafta sonu belirli bi kafemiz vardı gider oturur alırdık çayımızı yakardık sigaramızı muhabbetimizi ederdik varsa iki üç kız düşürürdük çok güzel bi hayatımız vardı neyse çayımızı sigaramızı içtik kalktık gidiyoruz tabi yine eli boş dönmüşüz yolda yürürken o kızı gördük tesadüf ya , göz göze geldik o bana gülümsedi ben ona gülümsedim gözümü çevirdim bi baktım bizim arkadaşa yüzü düşmüş bişey sormadım bişey demedim neyse bi hafta daha geçti yine aynı kafedeyiz her zaman ki yaptıklarımızı yapıyoruz benim piçle boğuşuyoruz tam gülümserken arkamı bi döndüm yine o kız ulan geçti karşımıza oturdu dayanamadım gittim konuşmaya ama nasıl heycanlıyım oturabilirmiyim dedim otur dedi muhabbet sohbet baya aramız oldu ben ne zaman kızın yanına gitsem bizim arkadaşın yüzü düşüyo dedim herelde çocuk tek kalıyo o yüzden böyle oluyo bişey demedim aptallık ya sormuyorum çocuğa noldu diye neyse çocuk benden uzaklaşmaya başladi baya aramız açıldı birbirimize bu kadar sahip çıkarken uzaklaşmaya başladı benden arıyorum telefonlarımı açmaz oldu ya hani aklıma bişeyde gelmiyo çocuğa ne yaptım ne ettim sürekli kızın yanına gidiyorum diye tavırmı aldı bana diye ulan bulamıyorum bisey ne oldu ne bitti bilmiyorum kendi kendimi yiyip bitiriyorum her zaman oturduğum kafede tek başınayım akşam gezerken arkamı kollayan kişi yok karanlıkta bana ışık olan kardeşim yok oturdum bir gün evde aldım bir şeyler içiyorum bir mesaj geldi kardeşimden dedim sonunda mesaj attı başladım okumaya şöyle yazıyodu “Kardeşim hani ilk günü hatırlıyomusun bir kızla karşılaşmıştık ya dalgaya almıştık ben o kıza orda aşık olmuştum içime bir ürperti geldi bir anda hani senin kızın yanına gittiğin ilk gün var ya ben o gün kıza açılmayı düşünüyodum ama sen gittin ulan çok mutluydun piç bişey diyemedim yüzümü asıp üzüldüm sadece kızın yanına her gittiğinde içim içimi yiyodu ama çok mutluydun lan kalkıpta ben onu seviyorum diyemedim şimdi canıma kıyıcam ben hep sana ihanet ettim sen onun yanındayken bende sevdim görüşürüz kardeşim ben artık yokum..” Elim ayağım boşaldı bi anda sonra bi telefon geldi kardeşin öldü diye ben aşkın tövbesini o anda anladım bunu okuyanlar sırf bana ihanet ettiğini sandığı için canına kıyan kardeşim bu dünyada yokken benim bu dünyada olmam ona ihanettir bende gidiyorum ben burda çok sevdiğim abim oldum oda yanıma oturup sigara yakan kişi oldu aman diyim aşık olmayın sonu her zaman hüsrandır bir kutu ilaç içtim ben ölüyorum görüşürüz, ah be kardeşim sen söyleseydin aşık olduğunu ben bir saniye durur muydum onun yanında?..
 Oğuzhan Baştan
 Allah’ın selamı üzerinize olsun.


Orhan Veli 100 yaşında sergisi üzerine...

İstanbul’a, denize sevdalı bir şâirin hatıralarına tanıklık etmeye gitmiştim.

Yıllardır onu hep Urumeli Hisarı’na oturmuş, bir sigara yakmış, bir de türkü tutturmuş İstanbul’u dinleyip şiir söylerken hayal etmişim meğer… O gün bizi, sergi salonunun merdivenlerinde elinde çanta, üzerinde ceket memuriyet günlerinden kalma bir fotoğrafla karşılayınca anladım bunu.

Kitaplığımın en kadim kitaplarından biridir, Orhan Veli’nin bütün şiirleri. Ortaokul yıllarımdan -şiirle ilk tanışıklık yıllarımdan- kalma. Cildi ayrıldığından bantlanmış, sayfaları kopmuş, kapağı yıpranmış. Yıllarca elimden düşmedi çünkü. Zaman zaman kitaplığımda arayıp bir nefes sigara gibi şiirlerini içime çekerek soluklandığım olmuştur.

Hafızamızın karanlığında sakladığımız şiirler vardır. Kendilerine ihtiyaç duyulacak vakti bekler, ihtiyaca göre çıkıp gelirler, derde deva kabilinden. Öyledir onun şiirleri de… Nerde, nasıl ezber ettiğimi bile hatırlamam. Dedim ya, bir çaresizlik ânımda kulağıma fısıldanıverir. Tarifi güç bir durumu kolayca izah edip bir yürek yangınına şifa olabilirler.

“Sakın şaşırma!” böyle ihtiyaç ânı şiirlerindendir. Serginin reklam spotunda vardı:


Gemliğe doğru
Denizi göreceksin;
Sakın şaşırma



Hayatın içinde şaşıp kaldığım ancak Gemliğe gelince denizi görmek kadar tabii karşılanması gereken tüm durumlarda çıkıp gelir, karşımda durur. Hayattır işte, şaşıracak ne var?

Merdivenlerin bitimi, sergi salonunun girişinde hülyalı bakışlarıyla uzaklara, şiirlerin âlemine dalmış, bir bankta oturur buldum onu. Hiç şaşırmadım. 36 yıllık ömrü baştanbaşa şiir değil miydi zaten? Böyle bir bahar günü doğmuştu yüzyıl evvel, 14 Nisan 1914’te ve onu “bu güzel havalar mahvetmiş”ti.

Duvarlara asılmış şiirleriyle karşılandık, salonu dolduran bir Karagöz Hacivat seslendirmesi sayesinde sesini işittik yıllar sonra. Mektuplar, el yazısı, defterleri, kalemleri, kitapları, Yaprak Dergisi’nin sayfaları ve fotoğraflarla Orhan Veli’nin dünyasında dolaştık. Küçük anektodlarla geldi bize. Onu, yeni şiirin eskilere kafa tutan asi delikanlısını hep hayta, yaramaz bir çocuk gibi hayal etmişim. Çalışkan, sessiz sedasız bir mektepliymiş meğer. Muzip bir çocukmuş tabii. Çocukluğundan beri edebiyata, tiyatroya düşkün. Melih Cevdet ve Oktay Rifat ile çok eski dostlar ama kimler yok ki fotoğraflarda? Sabattin Eyuboğlu, Sait Faik, Mina Urgan…

Zamanın tanığı olan eşya, yaşantıları canlandırmaya muktedirmiş. İçim titredi fotoğraflara bakarken. Bir şâirin baktığı yer ve dokunduğu eşya da şiire dönüşürmüş. Şiirin rüzgârıydı o salonda esen. Şimdilerde, el yazısına giderek yabancılaştığımız şu zamanda, defterler ve el yazısı çok etkiliyor beni. Dedelerimin defterlerini hatırlatıyor el yazısı. Eski ve yeni alfabeyle okuyup yazmayı bilenler, bir devrin adamları, resmeder gibi yazıyorlar, eski yazının estetiği ve ışığı vuruyor yeni harflere. Orhan Veli’nin yazısı da öyle, inci gibi. Çok sevip iç geçirerek okuduğumuz şiirler onun el yazısı ile canlanıp hayat buldu gözümde. Başka bir mânâ ve ruhla dile geldi oracıkta. Burnumun direğini sızlattı. Hele Sami Onat’a yazılan “kısa hal tercümem”… Sahici bir şâirin kendi dilinden mütevazi ama hüzünlü hayat öyküsü. Demek ki 20 yaşından sonra para kazanmayı ve sefalet çekmeyi öğrenince, çok âşık olup hiç evlenmeyince büyük şâir olunuyormuş, dedirtecek cinsten…

Şüphesiz koleksiyonun en ilginç iki parçası, öldüğü gün cebinden çıkan diş fırçasına sarılmış şiir müsveddeleri ve kurşun kalemi ile bir de fotoğraftı. Otopsi için çıkarılmış, yüzünün alçı kalıbına ait fotoğraf.

Sergiyi gezdikçe güzel adamlar, bir dönemin yazan çizen, akıllı, aydın adamları bir bir geçtiler gözümün önünden. Fotoğraflar içimi burktu, yavaş yavaş bir sızı koyuldu kalbime. Sanki bir iki gün evvel düştü Orhan Veli o çukura, ayağını burktu. Sonra ölüm haberini aldık, hep birlikte… İnanamadık. Cenazesine katıldık da “Orhan Veli öldü.” diyemedik. Zaten mezar taşından ölüm tarihini de sökmüşler.

Çıkışta öykülerini ve mektuplarını aldım okumak için.Bir süre sesi içimde yankılansın istedim.

İnanmayın, kimse inanmasın, büyük adamların, hele kalem sahiplerinin öldüğüne. Sararmış olsa da kâğıtlar onların yazısını saklıyor. Eşyaları hâlâ sıcacık hatıraların izini taşıyor. Baksanıza hâlâ gelip kulağımıza şiirlerini fısıldıyorlar.